PERFODA
Kişisel Gelişim Hizmetleri



 

İnanan Beyin: İnançları Doğru Gibi Kurgulama ve Pekiştirme Süreci

Kitap Özeti

Yazar: Michael Shermer, 2011

Çeviren: Nurettin Elhüseyni, 2011

Özet: Dursun Akkurt, Eylül 2012

Özet İçin Sunuş:

İnsan zihnine ve davranışına ilişkin konulara büyük ilgi duyuluyor. Herkes insan davranışını anlamak ve tahmin etmek istiyor. Çünkü bunu yapabilirsek toplum içindeki yaşamımızı daha başarılı kılabiliriz.

"İnanan Beyin: İnançları Doğru Gibi Kurgulama ve Pekiştirme Süreçleri" kitabında insanın düşünme, anlama ve inanma mekanizmalarına ilişkin bilimsel gözlem, din ve felsefe kaynaklarından hareketle geniş bir çerçeve çiziliyor.

Uzun zamandır bu konularda bilgi edinmeye çalışıyorum. Bulduğum kitap ve elektronik kaynakları okumaya ve değerlendirmeye çalışıyorum. Kitabı okurken şimdiye kadar rastladığım en kapsamlı ve bilimsel nitelikli kaynağa ulaştığımı düşündüm. Bu değerli kaynağı sizlerle paylaşmaya değer buldum.

Özeti çıkarırken sadece merakınızı uyandıracak kaba bir hat oluşturmaya özen gösterdim. Ne yazarın kanaatlerini ne de yazarın kaynak gösterdiği otoritelerin yanlılıklarını özete yansıtmamaya çalıştım. İstedim ki sizler merak edip bu kitabın aslını okuyasınız.

Dursun Akkurt

Civciv D'Arpino gaipten bir ses duymaktadır. Ses D'Arpino'ya evrenden mesajlar vermektedir. Bir savaş gazisi olan D'Arpino önce kuşkuyla yaklaştığı sese giderek inanır ve sesin verdiği mesajların ABD başkanına iletilmesi gerektiğine karar verir. Harekete geçer ve başkanla görüşmek ister. Neden görüşmek istediğini öğrenmek isteyen görevlilere durumu anlatınca görevliler D'Arpino'nun deli olduğuna inanırlar ve hastaneye gönderirler. Hastanede ruhsal bozukluk tanısı konan D'Arpino uzun süre tedavi görür ama sese olan inancı değişmez. Sonunda tutuklanıp hapse konur ama inancı yine değişmez. Acaba tanıyı koyanlar yanılıyor olabilir mi?

Psikiyatrik tanıların doğruluğu her zaman tartışma konusu olmuştur. Bir deneyde "normal" olduğu kabul edilen 8 denek işitsel sanrılar gördüklerini bildirerek değişik hastanelere başvururlar. Tümü hasta tanısı konarak hastaneye kabul edilirler. Denekler işitsel sanrı gördüklerini söylemek dışında hiçbir somut hastalık belirtisi göstermezler. Yine de hepsine tedavi uygulanır. Bazıları "tedavileri" daha erken tamamlanıp hastaneden çıkarılır ama bazıları uzun süre hastanede tutulurlar. Bu arada deneklerin düzenli not almaları dikkat çekici belirti olarak kaydedilir. Tedavi ekibinden bazı kişiler tanıya kuşkuyla yaklaşmakla birlikte tanı değiştirilmez ve tedaviye devam edilir.

İlk deneyin tersine etkisini gözlemek üzere bir hastane ile anlaşılmış. Personele, hastanelerine aslında hasta olmayan deneklerin gönderileceği söylenmiş ama hiç denek gönderilmemiş. Bir süre boyunca hastaneye yatırılan hastaların yaklaşık %20'sinin en az bir tedavi ekibi elemanı tarafından "sahte hasta" olduğu düşünülmüş. Yani uzmanların bir bölümü uygun araçlar ve gözlem yoluyla hasta tanısı konulanların bir bölümünün hasta olduğuna inanmamış.

ABD televizyonlarında din, inanç, mucizeler ve tanrının varlığı konuları reality-show programlarında bolca tartışılan konulardan biridir. Bu programlarda başlangıçta ateist olan kişilerin nasıl giderek iman sahibi inananlara dönüştüğü ya da bunun tersinin olduğu çok sayıda durum konu edilmektedir. Programlar olaydan hareketle dini tezleri kanıtlama veya çürütme yönünde kanıtlar sunmaktadır. Evrim teorisi en fazla tartışılan konulardan biridir. Evrime teorisine karşı yaratılış teorisinin, bunun tersinin ya da bu teoriler arasında uyum arayan yaklaşımların sıklıkla savunulduğu anlaşılıyor.

Kabaca çıkış varsayımları yaratılış teorisine yaklaşanlar "evrendeki bütün varlığın bir yaratıcısı olmalı" varsayımına inanıyorlar. Karşı taraf ise "evrendeki varlığın kendisinin yaratıcı olduğu" varsayımına inanıyor. Bu noktada yumurta-tavuk paradoksu ortaya çıkıyor.

Bölüm "milyonlarca yıl önce kırda yürürken bir hışırtı duyuyorsunuz" cümlesiyle başlıyor. Hışırtının nedeni rüzgar ya da yırtıcı bir hayvan olabilir. Eğer siz hışırtının rüzgar olduğuna inanırsanız ama neden yırtıcı ise hayatınızı kaybedersiniz. Tersi durum ise önemsizdir.

Bu başlangıç örnekler çoğaltılarak insanın hayatını korumak için duyarlılık sahibi olduğu tezine götürüyor. Yani hışırtı varsa risk vardır ve önlem almak, dönüp bakmak veya hiç bakmadan kaçmak gerekir. Giderek insanın hışırtıya ilişkin tepkisi kalıpsal bir yaklaşıma dönüşür. Hışırtı yırtıcı olabileceği ihtimalini akla getirir ve korunma davranışlarını tetikler. Bu kalıp insan davranışını milyonlarca yıl boyunca şekillendirmiştir.

Kalıpsal-yaklaşım insanın pek çok davranışını belirler. Her durumda baştan sona bir inceleme ve karar verme yoluna gitmek yerine kendi yaşantılarımızdan hareketle ya da başkalarından öğrendiğimiz kalıplarla hızlı karar vermeye çalışırız. Özellikle hayatımızın söz konusu olduğu durumlarda ya da yeterli veriye sahip olmadığımız durumlarda kalıpsal-yaklaşım devreye girer. Kendimiz hiç bir deneyime sahip olmasak bile genel kabul görmüş doğrulara veya başkaları tarafından empoze edilen kalıplara göre davranırız. Kalıp duruma uygunsa sorun yok, ama kalıp duruma uygun değilse o zaman "batıl inanç" yanlış davranmamıza yol açar.

Beynimizin kalıpsal-yaklaşıma ilişkin biyolojik mekanizmalar içerdiği gözlenmiştir.

Kalıpsal-yaklaşım inanç sisteminin tümünü açıklamaz. Çevremizde olup bitenleri neden-sonuç ilişkileri içinde açıklamayı tercih ederiz. Eğer bir şey oluyorsa bunun bir nedeni olmalıdır.

Küçük çocukların etraftaki cansız nesnelere de kişilik atfetmeleri; örneğin resimlerinde güneş çizdiklerinde ona gülen bir ağız, gözler ve burun çizmeleri cansız bir nesneye kişilik atfetmelerindendir. Yetişkinler de somut kanıtlara sahip olmasalar bile olaylarda neden-sonuç ilişkileri ararlar.

Yüzlerce yıl önce ortaya çıkmış şamanizm, putpersetlik gibi inanç sistemlerinde de cansız nesnelerin ruhları olduğuna, ruhların canlılar veya cansızlar arasında geçiş yapabildiğine, ruhların iyi ya da kötü olabildiğine ilişkin kanıtlanamamış inançlar yer alır.

Olaylara neden veya nesnelere ruh atfetmek açıklanamayan olayların açıklanması ve yaşadığımız çevreye güven duymamız açısından önemlidir. Öznesel-yaklaşım belirsizliklerin aşılması açısından önemli bir rol oynar.

Önesel-yaklaşıma ilişkin beyin mekanizmaları da bilimsel gözlem yoluyla ortaya konmuştur.

Bilimsel çalışmalar belirsizliklerin aşılması (öznesel-yaklaşımın azalması) konusunda çok önemli rol oynarken kaynağını öznesel-yaklaşımdan almaktadır.

İnsan beyninin çok büyük bir sinirsel ağ oluşturduğu biliniyor. Ancak bu ağın çalışma ilkeleri konusunda öğrenilmesi gereken çok şey var. Bilinenlerden biri sinirsel ağın benzer durumlarda benzer davrandığını gösteriyor. Örneğin göz önündeki bir nesne soldan sağa hareket ederken bir grup sinir hücresi birlikte ateşlenirken, hareket ters yönde olduğunda bir başka hücre grubu ateşleniyor.

Beden hareketleri belirli sinir hücrelerinin belirli düzende harekete geçmesi ile yapılıyor. Görme, işitme gibi duyumlar beynin belirli bölgelerindeki sinir hücrelerini harekete geçiriyor.

Sinir hücrelerinin davranışları beyin kimyasıyla ilgilidir. Beyin kimyası ile duygularımız arasında da çok belirgin ilişkiler vardır. Duygu ve düşüncelerimizle beynin elektriksel faaliyetleri arasında da ilginç ilişkiler gözlenmiştir.

Kalıpsal-yaklaşım davranışlara paralel olarak beyindeki elektriksel ve biyo-kimyasal olaylar şeklinde de gözlenebiliyor. Öznesel-yaklaşımla beyin faaliyetleri arasında da kuvetli ilişkiler olduğu gözleniyor. Giderek inançlı olup olmamakla beynin faaliyetleri arasında da ilişkiler bulunduğu açıklanıyor.

Bütün diğer canlılar gibi insan da yaşama (iç)güdüsüne sahiptir. Binlerce yıldır insanların ölüme çare aradıkları biliniyor. Henüz bu sonucu elde edebilen kişilere rastlanmadı. Ancak insanların çoğu ölümden sonra yaşamın bir başka şekilde devam edeceğine inanıyor. Dinlerin çoğunda ise ölümden sonra "öbür dünyaya" gidileceğine ve yaşamın orada devam edeceğine ilişkin inanç vardır.

Öbür dünya inancında ruh ve bedenin iki ayrı varlık biçimi olduğu (düalizm) varsayımı ile beden bu dünyada kalırken ruhun öbür dünyaya gittiğine inanılır.

Bir başka yaklaşım ise bedenin korunması halinde ölümden sonra ruhun bedene geri dönebileceği varsayımına dayanır. Bu nedenle eski teknoloji ile mumyalanan bedenler yeni teknoloji ile dondurulan bedenler gibi uygulamalara rastlanır. Düalist yaklaşıma göre ölümden sonra ruh evrensel ruha veya tanrıya hesap verdikten sonra bedene iade edilebilir. Monist yaklaşımda ise bir gün canlı organizmanın yaşlanmasına ve ölmesine çare bulunacaktır.

Ölümden sonra ruhun bu dünyada bir başka canlı bedende yaşayacağına ilişkin bir inanç biçimi de vardır.

Esasen bedenden ayrı bir ruh olup olmadığına ilişkin inanç öbür dünya inancını da belirlemektedir. Ruhun bedenden ayrı olup olmadığına ilişkin yapılan bilimsel çalışmalardan güvenilir sonuçlar almak mümkün olmamıştır. Ancak insanın beden hareketleri, düşünme, duyum gibi zihinsel davranışları ile beyin faaliyetleri arasında ölçülebilir ilişkiler olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda ruhun insan bedeninden ayrı bir varlığı olduğu tezi zayıflamaktadır.

Parapsikoloji çoğu üniversitede bir bilim alanı olarak kabul görmese de bazı üniversitelerde bilim dalı olarak kabul görmüş ya da araştırmacılar parapsikoloji önermelerini test etmeye çalışmaktadır. Şimdiye kadar bilimsel yöntem ve bilim standartlarına uygun güvenilir araştırmalarla ruhun varlığına veya ruh-davranış ilişkilerine dair sağlam kanıtlar bulunamamıştır.

Bazı istatistiklere göre dünya nüfusunun %84'ü belirli bir dine bağlı olduğunu söylüyor. Ancak dinlerinin gereğini yapan insanların oranı bu oranın epeyce altında kalıyor.

Tanrıya inananların büyük bir bölümü tanrının bir karakteri (sürekli ve kalıcı davranış özellikleri) olduğuna inanırken bir bölümü tanrının bir karakteri olmadığına ve her durumu kendi içinde değerlendirdiğine ya da rastlantısal davrandığına inanıyor.

Tanrının varlığına ilişkin inanç ya da kuşku insan zihninin sınırlı kavrayışı dolayısıyla kuşku götürmez bir sonuca vardırılamaz. Ancak insan zihninin her şeyin nedeni olduğuna ilişkin bir eğilimi vardır. Öznesel-yaklaşım biçiminde isimlendirilen bu eğilim dolayısıyla her şeyin başlangıcında bir yaratıcı güç olması gerektiği düşünülür. Bu noktadan yaratıcı tanrı inancına ulaşılır.

Yine evrendeki veya evrenlerdeki kusursuz düzen de kendiliğinden oluşmuş olamaz inancı yine düzen sağlayıcı tanrı inancına götürür.

Bilim somut gerçeğe dayalı gözlemle sınırlıdır. Bu nedenle tanrıya ilişkin bilimsel kanıt arayışları zayıf veya sonuçsuz kalmaya mahkumdur. İnsan zihninin sınırlılıkları ve zaafları da dikkate alındığında lehte ya da aleyhte kanıtlar da anlamsızlaşmaktadır. Sonuç olarak tanrı inancı insanın bireysel tercihine kalmaktadır. İnsan zihninin her şeye neden arama eğilimi de tanrı inancını güçlendirmektedir.

Yeryüzünde sadece insanın elde etmiş olduğu zihinsel ve davranışsal gelişime, insanın hayvanlardan farkına bakılarak insanın özel ve ayrıcalıklı olduğu sonucuna varılmaktadır. Bu özel ve ayrıcalıklı durumu tanrının insanı özel olarak yarattığı varsayımı ile açıklayanlar çoğunluktadır. Alternatif olarak insanın uzaydan gelmiş olabileceğine ya da uzaydan gelen üstün yaratıklar tarafından dünyada şekillendirildiğine inananlar da vardır.

Uzaylıların insandan üstün oldukları açıktır. Çünkü insanın uzayda yolculuk teknolojileri çok sınırlı iken dünyaya gelebilen uzaylılar muhtemelen çok daha üstün teknolojiler kullanmaktdır. Ya da uzaylılar tanrı tarafından insanlara göre daha fazla desteklenmiştir.

Uzaylıların insansı oldukları ya da en azından zihinsel mekanizmalar açısından insana benzedikleri varsayımı öznesel-yaklaşımın bir sonucu olabilir. Uzaylıların sürekli dünyayı ziyaret ettiği UFO öyküleri sağlam kanıtlar bulmamıştır. Ancak uzaylıların eski çağlarda dünyaya ulaşıp insanı değiştirdikten sonra gittikleri veya öldükleri tezi cevapsız kalmıştır.

Doğal olarak insanların uzaylıların soyundan geldiği varsayımı da kanıtlanamasa da canlılığını sürdürmektedir.

İnanç sözkonusu olduğunda insanın zihninden öyküler uydurup sonra bunlara inanması çok eski bir eğilimdir. Mitoloji muhtemelen insanın kendi uydurduğu ve gerçekliğine inandığı pek çok olay içermektedir.

Özellikle belirsizliklerin olduğu, bilgi yetersizliği ya da bilgi kirliliğinin olduğu durumlarda insanlar mantıklı açıklamalar yapabilmek için boşlukları doldurma ya da mantıksız görünen kanıtları ayıklama eğilimi gösterirler.

New York ikiz kuleler saldırısının bir ABD hükümet komplosu olduğuna ilişkin inanç çok yaygındır. Oysa hükümet organları tarafından yapılan çalışmalarla iyi açıklanmış bir terör saldırısı olayı yaşanmıştır. Hükümete duyulan güvensizlik ve bilgi eksikleri çok sayıda komplo teorisi üretilmesine yol açmıştır.

Komplo teorileri bazen o kadar tutarlı olabilir ki, elde edilmiş somut delillerden kuşku duyulmasına yol açabilir. Sonuçta elde edilen somut delilere ve bu delilleri ortaya koyanlara güvensizlik gelişir ve kanıtı olmasa bile komplo teorisinin doğruluğuna inanılabilir.

Dünyanın hemen her ülkesinde din ve inanç konuları siyasete malzeme edilmektedir. Özellikle "muhafazakar" kanat halkın inancına saygı ve inanca sahip çıkma adına din ve inanç değerlerini sömürmektedir. Yukarıda belirtilen dini inanç oranları da çoğu ülkede muhafazakarları çok güçlü ve sürekli hale getirmektedir.

ABD siyasetinde muhafazakar-liberal dengesi düzenli bir değişim göstermektedir. Aslında ABD liberalleri de din ve inanç konularına atıfta bulunmakta kendilerini inanç gücünün etkisinden kurtaramamaktadırlar.

Siyasi arenada din temelli ya da bilim temelli çok sayıda ütopik yaklaşıma rastlanmaktadır. Bunların taraftar bulanları siyaset ortamında etkili de olabilmektedir. Sosyalist-Komünist akımlar, faşizm, radikal islami akımlar vb oldukça geniş taraftar kesimlerine ulaşabilmektedir.

İnsan zihni ne kadar inanma eğilimindeyse bir o kadar da doğrulama eğilimindedir. Ancak doğrulama eğilimi insanın kendini değerli bulma eğilimine yenik düşebilmektedir. Öyle ki inandığımız şeyin doğruluğunu destekleyen kanıtlara daha fazla değer veririz. Böylece inandığımız şeye olan inancımızı sürdürmeyi tercih ederiz.

Doğrulama eğilimi önce inanma sonra buna kanıt arama biçiminde çalışır. Buna sonradan bakış diyoruz. Örneğin yaptığımız bir alış verişten sonra doğru karar verdiğimize inanırız ve doğruluğumuza kanıt ararız. Yeterli kanıtı bulamasak bile alış verişi doğru yaptığımızı savunmak üzere "bu bana daha uygun", "ben bunu tercih ettim/sevdim" gibi mantığı reddeden açıklamalara sığınırız.

Verdiğimiz kararların doğruluğuna, soyut inançlarımızın doğruluğuna, eğilimlerimizin doğruluğuna ilişkin eğilimlerimiz çok sayıda bilimsel araştırmalarla incelenmiş ve hemen tümünde mantığa aykırı davranma eğiliminde olduğumuz sonucuna varılmıştır. İnançlarımızı değiştirmek çok zordur.

Dini inançlar belirli bir coğrafi yayılım gösterme eğilimindedir. Denebilir ki dinler bulaşıcı özelliktedir, "temas" yoluyla geçer. Benzer inancı paylaşan insan toplulukları arasında dayanışma vardır. Zaman zaman farklı dini inanç grupları arasındaki farklar çatışmalara yol açabilir.

İnanç grupları inançları doğrultusunda bir kültür de oluştururlar. Kültür çoğunlukla ortak inançla uyumlu ancak inancın sınırlarını aşan geniş bir çerçeve oluşturur. İnanca ilişkin semboller, öyküler, mitler, kurallar/kanunlar belirli bir coğrafi yayılımla kabul görürler. Temelde aynı inancı paylaşan insanlar farklı coğrafyalarda farklı davranış biçimleri geliştirebilirler.

Orta doğu tek tanrılı dinlerin çıkış noktası olmuştur. Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ortadoğuda ortaya çıkmış ve buradan dünyaya yayılmıştır. Budizm, hinduizm ve aynı temelden doğan dinler güney Asyada ortaya çıkmış ve o bölgede yaşamaktadır.

Dinlerin coğrafi yayılımı devlet organizasyonları ile ilişkilerini güçlendirmekte ve inanç grupları arasında savaşlara yol açmaktadır. Çok benzer ilkelere dayansalar bile inanç grupları/bölgeleri arasında inanç veya siyaset farklılıkları çatışmaları tetiklemektedir.

Özellikle dini inançlar yaratılış veya varoluş kavramları doğrultusunda bir evren veya varlık bütünü açıklaması yapmaya gerek duyarlar. Kozmoloji (evren bilim) işte bu açıklamanın yapılabilmesi için önemlidir.

Astronomi bilimindeki ve gözlem teknolojilerindeki gelişmeler evrendeki cisimlerin varlığı, bu cisimlerin davranışları ve yapıları hakkında bilgi sağlamaktadır. Özellikle düalist (ru-beden ayrılığı) teze dayanan inanç sistemleri açısından kozmoloji çok önemlidir. İnsanlar cennet ve cehennemin yerini, tanrı katını merak ediyorlar.

Astronomi gözlemlerinden yola çıkarak uzayın yapısı, gök cisimleri, evrenler ve maddenin kökeni gibi sorulara cevap arıyorlar. Kuantum fiziğinin ortaya çıkışı ile birlikte inanç sistemlerinin kozmolojisinde önemli yer edinmeye başladığına tanık oluyoruz.

Aynı şekilde biyoloji ve genetik alanlarındaki gelişmeler de dini inanç grupları tarafından dikkatle izleniyor. Paradoksal olarak kendilerine kanıt sağladığında bu bilim alanları takdir edilirken, kendi tezlerine aykırı sonuçlar doğurduğunda ciddi tepkiler alıyorlar. Zaman zaman yasal yasaklamalar yoluyla bu bilim alanlarındaki çalışmaların engellenmeye çalışıldığına tanık oluyoruz.

Pozitif bilim gözlem alanını somut gerçeklikle sınırlamaya çalışsa da insan zihnini inceleyen bilim dalları zaman zaman bu sınırı aşıyorlar. Sınırların aşılmasıyla ruhun varlığı, tanrının varlığı gibi konular bilimsel gözlemden yola çıkılarak tartışma konusu yapılıyor. Oysa gelinen noktada ne bilimsel gözlemin yetkinlikleri ne de elde edilmiş olan kanıtlar bu tartışmalarda kesin sonuçlara götürebilecek olgunluk seviyesine ulaşmıyor.

Bir yandan bilimsel çalışmalar tüm hızıyla devam ediyorken, diğer taraftan bilimin yetkinlikleri ve inançların doğruluğu felsefe ve din gruplarının tartışma konusu olmaya devam ediyor.



 
Telefon: +90 (544) 421 49 89
E-mail: dakkurt@yahoo.com
© 2014 Dursun Akkurt, Tasarım: Dursun Akkurt - http://www.ak-kurt.com
© Telif Hakkı ve Yasal Kullanım Koşulları